“Ya olmalı insan, vermeli canını insan için yahut etmemeli kalabalık dünyamızda” demişti Orhan Kemal. Bereketli toprakların, nasırlı ellerin, yoksulluğu onurla taşıyan insanların yazarıydı o. Sözü kısa, yükü ağırdı. Bugüne bakınca insanın içini ürperten bir hakikati fısıldıyordu aslında.
Bu güzel insanlar…
Sözü söze, yüreği yüreğe değenler…
Haksızlık karşısında susmayanlar, menfaate değil vicdana yaslananlar…
Birer birer güzel atlara binip gittiler.
Geriye ne kaldı?
Kalabalıklar kaldı ama insan azaldı.
Ses çok, söz yok.
Görüntü var, derinlik yok.
Demirin tuncuna, insanın p.içine kaldık.
Bugün demir bile eski sağlamlığında değil; insan mı olsun?
Her şey parlak ama ruhu paslı.
Herkes bir şey söylüyor ama kimse bir şey söylemiyor aslında.
Vicdan, raflarda unutulmuş eski bir kelime gibi.
Orhan Kemal’in anlattığı insan; ekmeğini bölüşen, acıyı sahiplenen, zulmü utanç bilen insandı. Şimdiki insan ise çoğu zaman seyirci. Hatta alkışçı. Başkasının yarasına bakıp kanal değiştiren bir çağdayız.
Belki de mesele şurada düğümleniyor:
İnsan, insan için yaşamaktan vazgeçtiği gün kalabalık başlar.
Kalabalık başladığında ise insan biter.
Yine de umutsuz değilim. Çünkü bu topraklar bereketlidir.
Toprak gibi sabırlı, tohum gibi inatçı insanlar hâlâ var.
Azlar belki ama varlar.
Ve biliyorum; bir gün yine güzel insanlar çıkacak bu topraklardan.
Güzel atlar hazır bekler…
Mesele, o ata binmeyi hak edecek bir yürek taşıyabilmekte.