Hayat, çoğu zaman bir dağın tepesinden aşağıya bakmak gibidir. Her şey açık, her şey seçik görünür; ama asıl mesele, gördüğünü doğru okuyabilmektir.

Kurt yavrusuna hayatı öğretirken aslında hepimize bir ders bırakır: Tehlike her zaman dışarıdan gelmez… Bazen en büyük yara, içeriden açılır.
Koyun sürüsü bellidir. Kim oldukları, ne yaptıkları, neyi temsil ettikleri açıktır. Onlarla mücadele etmek zordur belki ama en azından nettir. Çoban da öyledir… Elindeki değnekle durduğu yer bellidir. Onunla karşı karşıya gelmek, bir risk taşır ama sürpriz barındırmaz.
Ama bir de sürünün içinde dolaşan, sana benzeyen ama senden olmayanlar vardır…
İşte mesele tam da burada başlar.
Hayatım boyunca gördüm ki insanı yıkan düşmanı değil, dost sandığıdır. Çünkü düşmana karşı tedbir alırsın, mesafe koyarsın, gardını düşürmezsin. Ama dost bildiğine yüreğini açarsın. Onu kendinden sayarsın. Aynı sofraya oturur, aynı yoldan yürür, aynı duaya amin dersin.
Sonra bir gün anlarsın ki…
O seninle değil, senin yanında duruyormuş sadece.
O senin gibi değil, sana benziyormuş sadece.
İşte o an, en derin kırılma başlar.
Bize benzeyip de bizden olmayanlar;
Aynı dili konuşur ama aynı yüreği taşımaz.
Aynı yolda yürür ama aynı davaya inanmaz.
Aynı selamı verir ama içinde başka hesaplar saklar.
Ve insan, en çok da buna üzülür…
Çünkü ihanet, yabancıdan gelince yaralar; ama yakından gelince insanın içini söküp alır.
Ben hayatı böyle öğrendim.
Kimin dost, kimin yoldaş, kimin sadece görüntü olduğunu zamanla anladım.
Ve şunu da gördüm:
İnsanı ayakta tutan şey, herkesin yanında olması değil; doğru olanın yanında durmasıdır.
Varsın koyun sürüsü kalabalık olsun…
Varsın çoban güçlü olsun…
Ama asıl dikkat edilmesi gereken, sürünün içindeki o “bize benzeyen”dir.
Çünkü bazen bir insanı yıkan şey, karşısında duran değil;
yanında duruyor gibi görünen olur…