Herkesin içinde sakladığı bir hikâye vardır… Dönmek istediği ama artık kapısını çalamadığı bir ev. Penceresinin önünden geçerken gözlerini kaçırdığı, yüreğinin daraldığı bir yer…

Çünkü bazı kapılar kapanmaz aslında; insanın içi kapanır.
Herkesin bir yolu vardır;
Bir zamanlar ayaklarının ezberlediği, her adımında bir hatıranın filizlendiği bir yol…
Şimdi ise ne adım atabildiği, ne de cesaret edip bakabildiği.
Çünkü o yollarda artık sadece taşlar değil, yarım kalmışlıklar durur.
Ve herkesin bir şarkısı vardır…
Bir zamanlar defalarca dinlediği, her sözünde kendini bulduğu…
Ama şimdi tek bir notasına bile tahammül edemediği.
Çünkü bazı şarkılar eskimez; sadece insanın içindeki yaraları tazeler.
İşte hayat tam da budur…
Geriye dönmek isteyip dönememek,
Sevip de söyleyememek,
Tutmak isteyip tutamamak…
İnsan zamanla anlar;
En büyük kayıplar, kaybettiklerinden değil,
Kıymetini bilmediklerinden olur.
Bugün büyük sandığımız ne varsa, yarın küçülür gözümüzde.
Bugün uğruna kırdıklarımız, döktüklerimiz,
Yarın vicdanımızda sessiz bir sızıya dönüşür.
Oysa hayat dediğimiz şey, gösterişle değil, sadelikle anlam bulur.
Bir kepçe yemekle doymasını bilmektir hayat.
Azla yetinmek, çoktan daha büyük bir zenginliktir.
Çünkü insanın ihtiyacı azdır; hırsı ise sonsuz…
Ne makamlar kalıcıdır bu dünyada,
Ne ünvanlar, ne de biriktirilen servetler…
Bugün “benim” dediğin her şey, yarın başkasının olur.
Toprak, kim olduğuna bakmaz;
Herkesi aynı sessizlikle kabul eder.
Hiç kimse baki değil…
Ne gücün kalır, ne sözün, ne de etrafındaki kalabalıklar…
Bir gün gelir, adın sadece bir hatıraya dönüşür.