Hayat bana şunu öğretti… İnsan bulunduğu yerle değil, taşıdığı karakterle adam olur.

Meyhaneye giren herkes kötü olmadığı gibi, camiye giren herkes de iyi değildir. Çünkü mesele mekân değil, vicdandır… mesele duruştur… mesele asaletin insanın içine işleyip işlemediğidir.
Yumurtayı da aynı sıcak suya koyarsın, patatesi de…
Patates yumuşar, yumurta sertleşir.
Demek ki insanı değiştiren şartlar değil, içinde taşıdığı cevherdir. Kimisi zorlukta eğilir, kimisi dimdik olur. Kimisi menfaat görünce karakterini satar, kimisi aç kalır ama onurunu satmaz.
Bugün öyle bir zamandayız ki;
Kravat takınca adam olduğunu sananlar var…
Makam görünce insanlığını unutanlar var…
Üç kuruşluk çıkar için dostunu satanlar var…
Ama bir de sessizce yaşayan, garibin duasını alan, kimse görmese bile vicdanıyla baş başa kalınca utanmayan adamlar var.
Asalet dediğin şey cebindeki para değildir…
Asalet; sofraya oturduğunda lokmasını paylaşabilmektir.
Güç eline geçtiğinde zalim olmamaktır.
Kendinden olmayana da merhamet gösterebilmektir.
Ve en önemlisi; kalabalıkların içinde bile karakterini kaybetmemektir.
Güneş elmaya da doğar, bibere de…
Ama biri tatlı olur, biri acı.
Çünkü mesele güneş değil, özdür.
İnsan da böyledir…
Kimi makam görünce kibir olur, kimi makamda bile halkın neferi kalır.
Kimi zenginleşince geçmişini unutur, kimi bir kuru ekmek bulsa bile şükretmeyi bilir.
Ben hayatım boyunca insanları makamıyla değil, merhametiyle tanıdım.
Çünkü gerçek adamlık; güçlünün yanında durmak değil, haklının yanında durabilmektir.
Ve bazı insanlar vardır…
Üstü başı sade olur ama yüreği saray gibidir.
Bazıları da saraylarda yaşar ama karakteri bir sokak lambası kadar bile ışık vermez.
Bu yüzden artık insanların nerede olduğuna değil, kim olduğuna bakıyorum.
Çünkü insanın gerçek makamı oturduğu koltuk değil, bıraktığı izdir.
Ve unutmayın…
İnsan, öldüğünde mezar taşındaki unvanla değil; ardından edilen dua, bırakılan onur ve kirletilmemiş bir isimle hatırlanır…
Çünkü bu dünyada herkes bir gün susar…
Ama karakterin yankısı, yıllar geçse de susmaz…