Bir zamanlar vitrinlere bakıp iç geçirirdik, şimdi menülere bakıp vazgeçiyoruz.
Eskiden “Bu ay kendime bir şey alamadım” derdik, bugün “Bir çorba 300 lira mı olmuş?” diye soruyoruz.

Soru basit gibi ama cevabı hayli düşündürücü: Giyim kuşam mı pahalı, yoksa dışarıda yemek yemek mi?
Bir tişört alıyorsunuz; pahalı, evet. Ama bir tişört en az bir sezon, belki yıllarca sizinle.
Bir ayakkabı alıyorsunuz; can yakıyor ama her adımda kendini amorti ediyor.
Giyim kuşam pahalı, doğru… fakat kalıcı.
Gelelim dışarıda yemek yemeye…
Bir oturuşta verilen hesap, bir pantolon parasına denk.
Üstelik geriye ne kalıyor?
Bir saatlik doygunluk, birkaç fotoğraf, sonra boş bir tabak ve dolu bir hesap fişi.
Bugün dört kişilik sıradan bir aile, dışarıda mütevazı bir yemek yese;
Ne lüks var, ne gösteriş…
Ama hesap geldiğinde yüzler asılıyor.
Çünkü o para ile evde bir haftalık mutfak alışverişi yapılabiliyor.
İşin acı tarafı şu:
İnsan artık sosyalleşmeyi bile hesaplayarak yapıyor.
“Bir çay içelim” demek bile cesaret istiyor.
Çünkü çayın kendisi ucuz ama masası pahalı.
Giyim kuşam pahalı ama seçme şansınız var.
İndirim beklersiniz, erteleyebilirsiniz.
Ama acıkmayı erteleyemezsiniz.
İnsan aç kalmaz; işte tam da bu yüzden dışarıda yemek yemek daha yakıcı, daha zorlayıcı.
Bugün pahalı olan sadece yemek değil;
Birlikte gülmek, oturmak, sohbet etmek de pahalı.
Asıl zam, sofraya değil hayata geldi.
Son söz şu:
Giyinmek lüks oldu belki ama dışarıda yemek yemek artık cesaret işi.
Ve bir toplum, en çok sofrasından fakirleşir…