"Eskici bağırır, antikacı bağırmaz. Pazarcı bağırır, kuyumcu bağırmaz…”
Bu söz, aslında bir insanın kendini nasıl taşıdığını anlatan en sade ama en derin ölçüdür. Çünkü değer, kendini ispatlamak için bağırmaz; değer, zaten hissedilir.
Bugün öyle bir çağdayız ki, herkes kendini anlatma derdinde. Kimisi yaptığını abartarak, kimisi yapmadığını var gibi göstererek, kimisi de sadece görünmek için… Oysa gerçek olanın böyle bir telaşı yoktur. Altın, “ben altınım” diye haykırmaz. Ama onu eline alan, onun ne olduğunu zaten bilir.
İnsan da böyledir.
Kendini sürekli öven, sürekli anlatan, sürekli vitrine çıkan birinin iç dünyasında çoğu zaman bir eksiklik vardır. Çünkü dolu olan taşmaz, dolu olan sessizleşir. Kendinden emin olan insanın en büyük gücü, susabilmesidir.
Benim duruşum da tam olarak burada başlar.
Ben bağırarak var olmaya çalışanlardan değilim. Yaptığımı anlatmak için değil, doğru bildiğimi yaşamak için varım. Övünmek yerine üretmeyi, gösteriş yerine duruşu, kalabalık yerine karakteri seçiyorum. Çünkü biliyorum ki; insanın en büyük reklamı, yaşadığı hayattır.
Bugün birileri kendini anlatırken yoruluyor olabilir.
Ama ben, anlatılmaya gerek bırakmayacak bir hayatın peşindeyim. Çünkü insanın sözü değil, izi kalır. Ve o iz; ne kadar sessizse, o kadar derindir.
Sonuçta mesele şu:
Bağırarak değerli olunmaz.
Değerli olan zaten bağırmaz.