Bir Japon atasözü der ki:
“Senin değilse alma, doğru değilse yapma, gerçek değilse söyleme, bilmiyorsan sus.”
Dört cümle… Ama içinde koca bir ahlak, vicdan ve insanlık dersi var.
Peki, bizim atasözlerimize bakalım:
“Bal tutan parmağını yalar.”
“Devletin malı deniz, yemeyen keriz.”
“Komşuda pişer, bize de düşer.”
“Üzümünü ye, bağını sorma.”
Şimdi dönüp kendimize bir soru soralım: Biz neden bu durumdayız?
Elbette bu sözleri söyleyen milletimizin tamamını aynı kefeye koymak haksızlık olur. Ancak bazı atasözlerimizin arkasına saklanarak yanlışları normalleştirdiğimiz de bir gerçek.
Özellikle günümüz siyasetine baktığımızda bu anlayışın izlerini görmek mümkün.
Kamu malını korumak yerine ondan nasıl faydalanacağını düşünenler, makamı millete hizmet kapısı değil, şahsi menfaat kapısı olarak görenler, liyakat yerine yakınlığı, adalet yerine ayrıcalığı, hizmet yerine gösterişi tercih edenler…
Ne yazık ki toplumun vicdanını yaralayan asıl mesele de budur.
Oysa devletin malı kimsenin babasının malı değildir. O makamlar kimsenin şahsi mülkü değildir. Milletin verdiği yetki, millete hizmet etmek içindir. Siyasetçinin görevi kendisine yakın olanları değil, kendisine güvenen milyonları düşünmektir.
Bir ülkede doğruluk değil kurnazlık, liyakat değil ahbaplık, emek değil torpil kazandırıyorsa orada sadece siyaset değil, toplumsal ahlak da sorgulanmalıdır.
Bizim ihtiyacımız olan şey yeni atasözleri değil, eski güzel değerlerimize yeniden sahip çıkmaktır.
Çünkü bir toplumun zenginliği yalnızca parasıyla, yollarıyla, binalarıyla ölçülmez. Asıl zenginlik; adaletinde, vicdanında, ahlakında ve kul hakkına gösterdiği saygıdadır.
Unutmayalım…
Devletin malını korumak erdemdir, makamı hizmet için kullanmak şereftir, doğruyu söylemek cesarettir.
Siyaset geçicidir, makamlar gelip geçicidir, koltuklar bir gün mutlaka el değiştirir. Ama insanın geride bıraktığı karakteri ve yaptığı hizmetler hafızalardan kolay kolay silinmez.
Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
Biz çocuklarımıza hangi atasözlerini miras bırakacağız?
Menfaati mi, dürüstlüğü mü?
Kurnazlığı mı, adaleti mi?
Yoksa Japon atasözünde olduğu gibi; doğruyu yapmayı, gerçeği söylemeyi ve hakkı olmayanı almamayı mı öğreteceğiz?
Çünkü bir ülkeyi ileriye taşıyan, insanların ne kadar kazandığı değil, ne kadar dürüst yaşadığıdır.
Asıl mesele budur. Biz neden bu durumdayız sorusunun cevabı da biraz burada saklıdır.
Saygılarımla…