Ama biz… biz o yollardan gelmedik.
Beni alıp da süslü salonların, sosyete sohbetlerinin gazetecileriyle karıştırmayın.
Ben kalemimi vitrin için değil, vicdan için taşıdım.
Ben yazıyı süslemek için değil, gerçeği söylemek için öğrendim.
Bir zamanlar tuşlarına bastıkça ses çıkaran o eski daktilolar vardı…
Her harfi bir emek, her cümlesi bir sabırdı.
Silmek kolay değildi, geri dönmek yoktu.
Yanlış yazarsan düzeltmek için ter dökerdin, doğru yazmak için ise yüreğini koyardın ortaya.
İşte ben o dönemin adamıyım.
Mürekkebin kokusunu bilirim…
Parmaklarımda kalan izleri, geceleri sabaha bağlayan yazıları,
Bir haber uğruna çekilen çileyi bilirim.
Benim kalemim satılık olmadı hiçbir zaman.
Ne bir menfaate eğildi, ne de bir ihanete bulaştı.
Çünkü biz bu mesleği öğrenirken önce şunu öğrendik:
Gazetecilik sadece yazmak değildir…
Gazetecilik bir duruştur.
Vatanı sevmek, milleti anlamak, doğruyu savunmak…
Bunlar bizim başlıklarımızdı.
Biz manşeti değil, gerçeği büyüttük.
Bugün bakıyorum da…
Klavye başında gazeteci olan çok,
Ama yüreğini ortaya koyan az.
Ben hâlâ aynı yerdeyim.
Aynı inançla, aynı duruşla…
Çünkü ben bu mesleğe yürüyerek değil, emekleyerek geldim.
Ve bilirim ki…
Mürekkep kokusu sinmiş bir kalem,
Hiçbir zaman yalan yazmaz.