İÇİM

Issız bir caddede yalnız ilerleyen birinin ayak sesi kadar kulak tırmalayıcı artık hayat…
Ağır işkence altındaki mahpusun, kendi iç sesini bastırmak için yüksek sesle söylediği türküler kadar manasız…

Çığlıkların, hüzünlü tebessümlere gömülerek s/aklandığı bir çağda, hayasız kahkaların pervasızca sergilendiği paramparça bir ayna,
kan revan içre bir mezbaha şu dünya!
Ellerin değmeye korktuğu yerin sayısı, dokunulabilen yerin sayısından çoktur
ve bilirim; artık bir yüreğe d/okunmaya korkmayan yoktur…

Uzun, yalnız, soğuk bir gece gibi yürekler.
Gözler, tüm çıplaklığı ile kör…

Şimdi kör bir gönle nasıl anlatılır yağmurun rahmeti,
titreyen bir ruhun şefkâti ve acıyı tatmış birinin tebessümünün güzelliği…

Nasıl anlatılır sevdanın bitmek tükenmek bilmeyen o büyük,
o lezzeti, o doyumsuz derdi…
Nasırlı ellerin pamuğa verdiği kıymet, demirin ateşe duyduğu hasret, suyun toprağa karısarak yaratttığı bereket nasıl anlatılır?

Göz görmüyor, gönül hissetmiyor, ruh uyanmıyor nicedir yaşayan cesetlerde…

Tenler buhur ve ıtır kokuları ile buluşurken ruhlardan yanmış ciğer kokuları yükseliyor!

Bu doyumsuzluk,
haddi aşmış umutsuzluk, iliklere işlemiş sevgisizlik ve mutsuzluk yer yüzündeki ölüleri çoğaltıyor.
Gıpta ediyor gönül yer altına inip de sevgilinin yanında hây olan ölülere…

Saksıdaki çiçeğe aşık, çocuktaki gülüşe, sevgilideki gönle,
bir çif göze aşık birileri vardı bir zamanlar, sahi onlar nerede?

Ceplerinden şekeri, yüzlerinden tebessümü, gözlerinden ümidi, yüreklerinden taşa, aşa, toprağa, insana ve tüm yaradılana şefkât ve merhamet taşanlar vadı, onları gören oldu mu?

İçim…
Ah içim!
Bir bıçak ağzında yavaş yavaş parçalanıyor gibi sızı içinde…
İçim…
Ah içim!

Umman içinde dâhi sönmez ateş içinde…
İçim…
Âh içim!
Dağı, taşı, iti, kuşu, insanı, insanın sahip olduğu nisyânı, hamd yerine ettiği isyânı, canı, cânânı, ânı taşır içinde…
İçim…
Âh içim!
Bir onu barındıramaz bu âlem içinde…

Fazile Aşar AYDINALP